Anasayfa Konuk Yazarlar HANGİ BAĞIMSIZLIK? — KOSOVA CUMHURİYETİ (1.BÖLÜM)

Designed by:
SiteGround web hosting Joomla Templates
HANGİ BAĞIMSIZLIK? — KOSOVA CUMHURİYETİ (1.BÖLÜM) PDF Yazdır ePosta
Erdem EREN tarafından yazıldı   
Cumartesi, 10 Ekim 2009 23:36
3537 Defa Goruntulenmistir

Uçak iniş için alçalmaya başlıyor. Gözüm geniş tarlalar ile mavi gökyüzünü tarıyor. Kuş bakışı görüntü, sanki Trakya’nın sarılı, yeşilli coğrafyasından geçtiğim hissini uyandırıyor bende.


Evimden çok uzaklarda olan ama tarihimin eşiğindeki topraklardayım. Yolculuğum, Balkanların kanayan yarası ve yeni bağımsızlığını kazanmış Kosova Cumhuriyeti’ne. Bağımsızlığının ilk yılını henüz doldurmuş olan Kosova, 20. yüzyılın son insanlık dramını yaşamış ve artık bağımsız bir ülke olarak 21. yüzyıla merhaba diyordu. 2008 yılının Şubat ayında televizyonlar, ellerinde Amerikan bayrakları ve kulaklarda yankılanan Avrupa Birliği Marşı 9. Senfoni ile bağımsızlıklarını kutlayan Kosovalıları gösteriyordu. Peki, bunun adı gerçekten bağımsızlık mıydı? Yüreğimdeki karışık duygulara rağmen, içimde her yeni doğan bebeğe, her gün yeniden doğan güneşe duyduğum heyecana benzer taze bir umut vardı.

 


Uçak, Uluslar arası Priştina Havalimanına iniyor. Karşımda gösterişsiz ve küçük bir taşra havalimanı binası… Girişte biz yolcuları, her birinin kolunda bağlı olduğu ülkenin bayrağı olan Avrupa Birliği polisleri karşılıyor. Havalimanı binasının duvarlarında cep telefonu operatörü ve renkli banka reklamları göze çarpıyor. Çıkışta ise, eski model Mercedes marka taksiler, sıra sıra dizilmiş, şehir merkezine gidecek yolcularını bekliyor. Şehir içi ulaşım yetersiz olduğu için taksiler burada büyük işlev görüyor. Arnavut taksici ile yaptığım pazarlık pek fayda etmiyor. Arnavut inadı dedikleri şey doğru olsa gerek.


Havalimanından Priştina şehir merkezine kadar taksinin camından gördüklerim bile beni şaşırtmaya yetiyor. Gidiş geliş tek yolda ilerlerken sıvasız evler ve evlerin kapılarına asılmış Arnavutluk ve Amerikan bayrakları dikkatimi çekiyor. Hemen hemen her evde Amerikan bayrağı dalgalanıyor. Ardından savaşla birlikte faaliyeti durmuş; savaştan sonra ise özelleştirilme kapsamında satılmış fabrikaları görüyorum. İstisnasız hepsi atıl durumda; yıkılmayı bekliyor. Taksi şoförü Türk olduğumu öğrenince “İbo” diyor gülerek ve torpido gözünden çıkardığı İbrahim Tatlıses albümünü koyuyor CD çalara.


Yollarda Avrupa Birliği fonları ile gerçekleştirilen genişletme çalışmaları, Amerikan bayrakları ile süslenmiş evler, terk edilmiş fabrikalar ve kulağımda İbrahim Tatlıses’ten “Tutunamadım tutunamadım” ezgisi... Kosovalıların hayata tutunma savaşı ise, doksanların sonunda yaşadıkları savaştan çok daha zor olacağa benziyor.


Başkent Priştina’daki ilk durağım Kosova Radyosu. Evlerde asılı duran Amerikan bayraklarına gözüm alışsa da, bir kamu kurumu olan radyo binasının önünde direğe asılmış Amerikan ve Avrupa Birliği bayrağını görünce şaşırmaktan kendimi alamıyorum. Burada beni, Kosova Radyosunda yayıncı olan Zümrüt Süleyman karşılıyor. Kendisine bayrak meselesini sorduğumda, yüzünde kabullenmişliğin verdiği bir ifade ile “Kosova’ya ABD’den ve AB’den çok büyük destek var,” cevabını alıyorum. Radyo binasını gezerken yayınların yapıldığı bir stüdyoya giriyoruz. İçeride Bill Clinton ve George Bush’un posterleri asılı. Ben sormadan cevap veriyor Zümrüt Hanım: “ Burada, Kosova’da, insanlar Amerika’ya büyük hayranlık besliyor; bunlar da bunu bir göstergesi.” Amerikan hayranlığına sokağa çıkınca çok daha çarpıcı şekilde tanık oluyorum. Bill Clinton Caddesi, Bill Clinton Mermercisi, savaş sonrası açılan ışıltılı mağazalar ve sıra sıra dizilmiş kafelerden gelen Amerikan müzikleri... Sohbetimize bir kafede oturarak devam ediyoruz. Önümüzden akan trafikte, eski model otomobillerin yanından son model lüks araçlar hızla geçiyor. Zümrüt Süleyman bu çarpıklığı savaş sonrası düzene bağlıyor: “Savaş sonrası, savaş zenginleri ortaya çıktı; silah, uyuşturucu ve kadın ticareti Kosova’da yeni zengin sınıfı yarattı,” diyor. Pırıltılı hayatların yanında, daha sonra Kosova’nın her yerinde duyacağım ortak sorunu dile getiriyor: “İşsizlik.” Tito dönemindeki güçlü ekonomik düzeni yaşayanların, sosyalist rejimi aradıklarını öğreniyorum. Konuştuğum Kosovalı gençlerin ise Tito döneminden habersiz oldukları anlaşılıyor. Onlara göre tek umut Amerika. Kurtarıcı olarak gördükleri Amerika’nın, gelecekte de onlara yardım edeceğini düşünüyorlar.


%90’ından fazlası Arnavut olan Kosova’da geriye kalan nüfusu Türkler, Sırplar, Boşnaklar ve Çingeneler oluşturuyor. Onlardan sadece biri olan Urfalı Mustafa Usta’nın lokantasında akşam yemeğini yiyorum. 10 yıldır Priştina’da yaşayan Mustafa Usta, Arnavutları nankörlükle suçluyor. Türk askerinin çabalarını görmezden gelip, Amerikan askerilerini kahramanları olarak görmeleri Mustafa Usta’yı kızdırıyor.


Gece, kaldığım otele döndüğümde, Türk resepsiyonist Ayla İsmail ile sohbet ediyoruz. Özel AAB Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde okuyan Ayla, NATO askeri varlığını herkes gibi kanıksayanlardan. Bu durumu belki de en iyi özetleyen cümlesi şu oluyor: “Onlar gitse, Arnavutlar ile Sırplar birbirini yer.”


Kosova’da yaşayanların tüm olup bitenleri doğal karşılayan tavırlarına karşılık, dışarıdan gelen bir kişinin Kosova çelişkisini görmemesi imkânsız. Bu çelişki, başkent Priştina’dan Kosova’nın diğer şehirlerine gidildiğinde çok daha açık bir şekilde göze çarpıyor.


PRİZREN-



Şar Dağı’ndan kalkan kazlar, al topuklu beyaz kızlar...”


Kendimi bildim bileli Maya Dağ’dan kalktığını bildiğim kazlar, meğerse Şar Dağları’ndan kalkarmış. “Türkünün gerçek sözleri böyledir,” diyor Nafis Bey kendinden emin bir şekilde. Kosova’nın siyasi başkenti Priştina’dan, kültür başkentine, Şar Dağları’nın eteklerine kurulu Prizren’e geçiyorum.


Osmanlı’nın Balkan coğrafyasındaki önemli kalelerinden biri olan Prizren’de her şeye rağmen ayakta kalan Türk kimliğinin varlığını hissetmek duygulandırıyor beni. Türk kimliğinin yanı sıra, diğer etnik ve dini dokuları bir arada görmek Prizren’i daha da zengin kılıyor. Bu zengin kokuyu kentin kalbi sayılan Şadırvan’a gelince daha iyi tadıyorum. Karşımda Sinan Paşa Camii, sağ tarafımda Ortodoks Kilisesi ve biraz daha ileride Katolik kilisesi... Farklı değerlerin buluşması; Prizren’in kaldırım taşlı yollarına, asırlık çınar ağaçlarına ve meydanda bulunan tarihi çeşmenin suyundaki lezzete yansıyor.

Şadırvan’da Nafis Bey ile buluşuyoruz. Nafis Bey, fotoğrafçı ve kameraman. Prizren’de yayın yapan özel bir kanalda çalışıyor ve ayrıca TRT adına da kameramanlık yapıyor; ancak Nafis Bey’i asıl önemli kılan özelliği; Tito Yugoslavyası’nı, Tito sonrası kargaşayı, savaş dönemini, NATO askerî varlığını ve en son olarak Kosova’nın bağımsızlık sürecini yaşamış olması. Bir insanın sadece deneyimli olması kendisi adına yeterli olabilir; deneyimlerini başkalarına aktarabilmesi ise büyük bir erdemdir. Nafis Bey ise erdemli sıfatını hak eden değerli bir gazeteci, değerli bir dost... Beni zaman zaman utandıracak düzeydeki misafirperverliği, büyük kent koşuşturmasında mahkûm olduğumuz mekanik hayatlarımıza birer ders niteliğindeydi. Kendisine, fazla yük olduğumu belirten ifadeler kullandığımda beni şu cümleyle susturmuştu: “Bizim buralarda misafir, ev sahibinin buzağıdır.” Ben artık Nafis Bey’in buzağıydım ve Prizren gezim bu ön koşulla başlamıştı.


Prizren’in tam ortasından Akdere geçiyor. İki yakayı birbirine bağlayan Taş köprü, savaş sırasında etnik ayrımın simgesi olmuş. Köprünün bir tarafında Ortodoks Sırplar, diğer yanında Müslüman Arnavutlar yaşıyormuş. Osmanlı döneminde yapılan Taş köprü; daha sonra Yugoslavya’yı yaşamış, Sırp zulmüne tanıklık etmiş, komşunun komşuyu öldürdüğünü seyretmiş sessiz ve çaresizce. Kardeşi Mostar gibi sulara gömülmese de, tanıklığın verdiği yorgunluk taşlarına yansımış Taşköprü’nün. Şimdide üzerinden NATO’ya bağlı KFOR askerleri geçiyor. Altından berrak Akdere akarken, yine sessizliğini koruyarak düşünüyor bilinmez geleceğini. Dostoyevski’nin unutulmaz eseri Suç ve Ceza’da, Raskolnikov’un vicdani hesaplaşmasını yaptığı Nikolovski Köprüsü gibi inadına ayakta Taşköprü ve bir gün kendi üzerinde insanoğlunun yapacağı vicdani hesaplaşmayı bekliyor.

1. BÖLÜMÜN SONU

 
ITIRAZLAR, Powered by Joomla! and designed by SiteGround web hosting